Hangi Duygular Oscar Alır?
Her Oscar töreninde aynı sahneleri izliyoruz. Gözyaşları. Kahkahalar. Taşan sevinç. Kontrol edilemeyen bedenler. Ama belki de asıl soru şu: Bu sahneler gerçekten tesadüf mü? Oscar yalnızca filmleri değil, bize hissettirdiklerini de ödüllendiriyor. Bazı duygular tekrar tekrar sahneye çıkıyor, bazıları ise hiç görünmüyor. Ve her yıl, yeni hikâyelerle aynı duygular dolaşıma giriyor. Peki biz neyi izliyoruz? Filmleri mi, yoksa bize hissettirdiklerini mi?
Geçtiğimiz hafta 98’nci kez düzenlenen Akademi Ödülleri, birçok ana ev sahipliği yaparken aslında gerçekten neyi ödüllendirdi?
Anlatının gücünü mü, yönetmenin estetik tercihlerini mi, oyuncunun performansını mı, yoksa dönemin ruhuna en uygun hikâyeyi mi?
İlk kez 1929 yılında, sinema endüstrisinin kendi içindeki başarıyı tanımlama ve standartlaştırma ihtiyacının bir sonucu olarak ortaya çıkan ve Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi (Academy of Motion Picture Arts and Sciences) tarafından verilen ödüller, bugün milyonlarca insanın takip ettiği küresel bir etkinliğe dönüşmüş durumda. Ödüller bu yönüyle çoğu zaman, sinemanın “en iyilerini” belirleyen bir ölçüt olarak kabul ediliyor.
Ancak bu ödüller –popüler ismiyle Oscarlar- yalnızca sinemasal başarıyı işaret etmekle kalmıyor; aynı zamanda hangi hikâyelerin görünür olacağına, hangilerinin ise görünmez kalacağına dair daha geniş bir kültürel seçimi de temsil ediyor. Bu nedenle Oscarları yalnızca magazin dünyasını renklendiren bir ödül töreni olarak değil, bir görünürlük mekanizması olarak düşünmek gerekir.
Akademi Ödülleri’nde Affect Dolaşımı
Yıllar boyunca efsanevi anlara ev sahipliği yapan ödül törenlerinden akıllarda kalanlara kısaca göz attığımızda, belirli *affect (duygulanım) biçimlerinin tekrar ettiğini görmek mümkün.
Bu tekrar eden yapıyı birkaç örnekle düşünecek olursak: Gone with the Wind (Rüzgar Gibi Geçti) filmindeki performansıyla Hattie McDaniel, Oscar tarihinde ödül(En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu) kazanan ilk siyahi oyuncu oldu. Ancak ırk ayrımcılığı nedeniyle tören sırasında ayrı bir bölümde oturmak zorunda kaldı. Yıllar sonra Halle Berry, Monster’s Ball (Kesişen Yollar) ile En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü kazanan ilk siyahi oyuncu olduğunda ise gözyaşları içinde yaptığı konuşması, Oscar tarihine geçen anlardan bir diğeriydi…

Bir başka örüntü ise daha farklı bir affect hattında karşımıza çıkar: 74 yaşındaki Jack Palance’ın City Slickers ile En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü’nü aldıktan sonra sahnede şınav çekmesi ya da Roberto Benigni’nin Life is Beautiful (Hayat Güzeldir) ile kazandığı En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nün ardından sandalyelerin üzerine çıkarak salonun içinde zıplaması… Bu anlar, Oscar tarihinin en neşeli ve coşkulu karşılaşmaları olarak hafızalarda yer eder.
Bu örüntülere baktığımızda bile Akademi Ödülleri’nde, yıllar boyunca sadece belirli anlatıların değil, belirli affect biçimlerinin de tekrar ettiğini görebiliyoruz. Hikâyelerin anlatım estetiğinin yanında izleyicide bıraktığı etki de önem kazanıyor. İzleyiciyle kurulan ilişki anlamdan öte, bedensel ve duygulanımsal tepkilerde de etkili oluyor.
İşte Oscarlar da tam bu düzlemde çalışıyor. Seyirciyi sarsan, duygusal olarak yoğun bir karşılaşma yaratan ya da ilham duygusunu harekete geçiren anlatılar, ödül sistemine daha yakın konumlanıyor. Böylece belirli duygulanımlar tekrar tekrar dolaşıma giriyor, bazı hisler kolektif olarak paylaşılmaya değer bulunurken, diğerleri görünmez kalıyor.

Tekrarlanan Duyguların Ödülleri
Peki, Oscar sahnesinde bu kadar sık tekrar eden bu duygular gerçekten tesadüf mü? Büyük ihtimalle değil. Çünkü Oscarlar yalnızca filmleri değil, belirli anlatı biçimlerini ve bu anlatıların beraberinde getirdiği affectleri de ödüle daha yakın bir konuma yerleştirir. Mücadele, azınlık olma deneyimi, tarihsel eşitsizlik, toplumsal cinsiyet ya da kişisel bir dönüşüm hikâyesi… Bu anlatıların taşıdığı duyguların hangisi o dönemin ruhuyla daha güçlü bir karşılık buluyorsa, ödüle yakın olan da çoğu zaman o oluyor.
Bu anlatılar, izleyicide güçlü bir affect üretmenin yanı sıra, kolektif olarak paylaşılabilir bir duygusal yoğunluk yaratır. Tam da bu nedenle, yalnızca estetik değil, aynı zamanda dolaşıma girebilir ve geniş kitlelerle rezonans kurabilen anlatılar öne çıkar.
Bu açıdan bakıldığında, belirli bir dönemin toplumsal meseleleriyle güçlü bir bağ kurmayan anlatıların görünürlük kazanması giderek zorlaşır. Farklı bir politik hattı olan ya da hâkim duygulanımın dışında kalan filmler ise, çoğu zaman bu görünürlük rejiminin dışında konumlanır.
2026’ya Kısa Bir Bakış: Aynı Duygular, Yeni Hikâyeler
Geçtiğimiz haftalardan bu yana kültür, sanat ve magazin gündemini bırakmayan Akademi Ödülleri’ne, yukarıda bahsettiklerimizin ışığında baktığımızda, farklı hikâyelerin benzer affect hatları üzerinde şekillendiğini görebiliriz. Mücadele, kırılganlık, kişisel dönüşüm ve toplumsal meselelere temas eden anlatılar kuşkusuz ödüle daha yakın konumlandırıldı ve aralarından seçilenler, en güncel duygu atmosferine uyum sağlayanlar oldu.
Bu yılın öne çıkan yapımlarından One Battle After Another, bu affect hattının güncel bir örneği olarak okunabilir. Film, bireysel bir hikâyenin ötesine geçerek süreklilik kazanan bir mücadele hissini merkeze alır. Burada mesele yalnızca bir çatışmanın anlatılması değil, bu çatışmanın hiç bitmeyen bir döngü içinde yeniden üretildiği duygusunun izleyiciye aktarılmasıdır. Bu yönüyle film, yalnızca bir anlatı sunmaz; aynı zamanda günümüzün duygusal atmosferiyle güçlü bir rezonans kurar. İzleyici, hikâyeyi yalnızca takip etmekle kalmaz, bu gerilim ve süreklilik hissinin içine çekilir.

Bu durum, Oscarların yalnızca sinemasal başarıyı değil, aynı zamanda belirli duygusal yoğunlukları ve kolektif olarak paylaşılabilir affectleri ödüllendirme eğilimini sürdüğünü gösteriyor. Yani değişen şey hikâyelerin kendisi değil; bu hikâyelerin içinde dolaşıma giren duyguların yeni biçimler alması.
Akademi Ödülleri’ne bu açıdan bakmak, onları yalnızca bir ödül töreni olarak değil, aynı zamanda duyguların dolaşıma sokulduğu bir alan olarak yeniden düşünmeyi mümkün kılar. Çünkü burada ödüllendirilen şey yalnızca filmler değil; bu filmler aracılığıyla kurulan ortak hissediş biçimleridir. Hangi duyguların görünür olacağı, hangilerinin kolektif olarak paylaşılmaya değer bulunacağı ve hangilerinin geri planda kalacağı, sinemanın ötesinde kültürel bir seçimin parçasıdır.
Bu nedenle ödül törenini izlerken belki de asıl sormamız gereken soru şudur: Gerçekten en iyi filmleri mi izliyoruz, yoksa bize en güçlü şekilde hissettiren duyguların ödüllendirilmesine mi tanıklık ediyoruz?
Çünkü bazen bir hikâyenin gücü, ne anlattığından çok, nasıl hissettirdiğinde gizlidir.