Her Çağda Yeniden Doğan Bir Canavar: Frankenstein

Dr. Frankenstein’ın yaratığını hayata çağırdığı o an, Shelley’nin yalnızca bir bedeni değil; iki asır boyunca yankılanacak bir kültürel döngüyü de başlattığını bilmeden yazdığı bir andı. Canavar yaşıyordu; hem de Shelley’nin asla tahmin edemeyeceği yerlerde: siyah beyaz bir laboratuvarda, bir tiyatro sahnesinde, bir çizgi romanın mürekkebinde…

Yağmur Şahin 24 Kasım 2025

Mary Shelley’i ahşap masasında, mum ışığının titrediği bir gecede hayal ediyorum. Kalemini mürekkebe batırıyor, sayfaya tek bir kelime düşüyor:

“Yaşa.”

Dr. Frankenstein’ın yaratığını hayata çağırdığı o an, Shelley’nin yalnızca bir bedeni değil; iki asır boyunca yankılanacak bir kültürel döngüyü de başlattığını bilmeden yazdığı bir andı. Canavar yaşıyordu; hem de Shelley’nin asla tahmin edemeyeceği yerlerde: siyah beyaz bir laboratuvarda, bir tiyatro sahnesinde, bir çizgi romanın mürekkebinde… Ve bugün Netflix’in “haftanın filmleri” kategorisinin bir numarasında.

Geçtiğimiz hafta tüm dünyanın Jacob Elordi’nin 11 saat süren makyajını, Mia Goth’un en sevdiği filmleri ya da setten gelen ilk sahneleri konuşmasının sebebi, Guillermo del Toro’nun Frankenstein’ı yeniden uyarlamaya karar vermesiydi. Sinema tarihinin ilk yıllarından beri birçok auteur yönetmenin aklından geçen, yüzü aşkın kez çekilen bu hikâye, 2025’in dünyasında bir platformda ve tabii ki telefonlarımızda yeniden canlandı. 

Onlarca tiyatro oyunu, sayısız parodi, genç-yetişkin romanı ve video oyunuyla yaşamaya devam eden Frankenstein gerçekten ölümsüz mü? Yoksa onu ölümsüz yapan biz miyiz? 

Başta kurduğumuz hayale geri dönelim. Mary Shelley’nin kalemindeki mürekkebin kâğıtla buluşup canavarı yarattığı o an neden yeterli olmadı? Neden herkes kendi canavarını yaratmak istiyor? Neden her çağ Frankenstein’a geri dönüyor?

Bu soruların yanıtlarını merak ediyorsanız, şimdi Frankenstein’ın yalnızca bir roman olmadığını, sürekli genişleyen bir beden, bitmeyen bir ağ, yeni parçalar eklenmeye hazır bir yaratık olduğunu göreceğimiz bir yolculuğa çıkıyoruz. Ve sonunda yine o ahşap masaya döneceğiz.

Frankenstein Neden Durmadan Yeniden Doğuyor?

Frankenstein üzerine konuşurken çoğu zaman hala romanı temele koysak da araştırmaların söylediğine göre, Frankenstein artık tek bir metin değil. Bir ağ. Sürekli genişleyen, sürekli yeni kollara ayrılan dev bir kültürel organizma. 

Cutchins ve Perry’nin “Frankenstein Network” dediği bu yapıyı şöyle düşünebilirsiniz: 

Her yeni uyarlama sadece romanı değil, kendinden önceki tüm Frankenstein’ları da yeniden yazıyor. 1820’lerin tiyatro sahnesinden 1931’in siyah beyaz laboratuvarına; Hammer stüdyolarının gotik dekorlarından Marvel ve DC çizgi roman evrenine; genç-yetişkin romanlarından video oyunlarına kadar her anlatı, Frankenstein’ın bedenine yeni bir parça daha ekliyor. Bu da canavarın neden hala hayatta olduğunu anlamamıza oldukça yardımcı oluyor. Jacob Elordi’nin ya da favori uyarlamanızın canavarını hayal edin, yamalı vücudunu… İşte Frankenstein anlatısı da tıpkı o vücut gibi yama yama, her çağın kendine ait dikişleriyle tutturulmuş ölümsüz bir canavar.

Tam da bu noktada asıl sırrı fark ediyoruz: 

‘’Frankenstein’in canavarı tamamlanmış bir beden değil. Ve tamamlanmamış şeyler, yeniden anlatılmaya her zaman daha açıktır’’

Bakhtin’in grotesk beden kavramına dokunmak için harika bir yerdeyiz. Rus filozof, dilbilimci, teorisyen Bakhtin’e göre; grotesk beden, sınırları çizilmemiş, dışa taşan, sürekli dönüşen bir bedendir. Frankenstein’in yaratığı da tam olarak böyledir. Ne tamamen insan, ne tamamen makine, ne de bütünüyle masum ya da korkunç. Bu bulanıklık, onu her dönemin kendi korkularını, kaygılarını ve sorularını üzerine dikebileceği ve fırtınalı bir günde elektrik vererek canlandırabileceği bir kadavraya dönüştürüyor. 

1930’lardan bugüne uzanan Frankenstein uyarlamalarına kısaca baktığımızda, her dönemin kendi korkusunu bu hikâyeye nasıl işlediğini daha net görüyoruz.

1930’lar – Elektrik ve Modern Bilim Korkusu

 

1950’ler – Nükleer Çağ, Mutasyon ve Denetimsiz Bilim

 

1980’ler – Beden Politikaları, Etik Sorular ve Dönüşen İnsan

 

2000’ler ve Günümüz – Yapay Zekâ, Algoritmalar ve Biyoteknoloji

Her Çağın Eklediği Bir Yama

Tüm bu uyarlamalara baktığımızda, Frankenstein’ın bir roman ya da bir anlatıdan çok daha fazlası olduğunu görebiliyoruz. Her çağın derdini, korkusunu anlatmak için eklemlendiği bir kadavraya kimin can vereceği belli olmasa da her çağda bir Frankenstein olacağı kesin. 

Frankenstein’ın ölümsüzlüğü tam da buradan geliyor: 

Herkes kendi canavarını yaratmak istiyor.

Bir yönetmen yeni bir yüz ekliyor, bir tiyatro oyuncusu yeni bir ses, bir çizgi roman sanatçısı yeni bir renk, modern teknoloji ise yeni bir organ gibi. Yaratık büyüyor, genişliyor, yamalanıyor… Ve her dikiş izi onu biraz daha yaşayan bir şeye dönüştürüyor.

Belki de Guillermo del Toro, filmin sonunda Dr. Frankenstein’ın canavara söylediği “Yaşa.” kelimesiyle yalnızca onu değil; onu yeniden yaratmak isteyen herkesi çağırıyordu. Çünkü iki asırdır yapılan tam olarak bu: Shelley’nin canavarı, bizim ellerimizde yeniden ve yeniden doğuyor. Her çağ, o eksik bedene kendi yamasını ekleyerek hikâyeyi tamamlamak yerine genişletiyor. Ve belki de bu yüzden Frankenstein hiçbir zaman ölmedi; çünkü hiç tamamlanmadı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Fotoğraflar
Videolar
Yazar Profili
Yağmur Şahin
Yağmur Şahin

7 İçerik

Dokuz Eylül Üniversitesi İktisat Bölümü’nde eğitim gördükten sonra 2011 yılında aynı üniversitenin Güzel Sanatlar Fakültesi Film Tasarım ve Yazarlık Bölümü’nden 2015 yılında mezun oldu. Farklı reklam ajanslarında içerik editörlüğü ve metin yazarlığı yaptı. Öyküleri çeşitli edebiyat dergilerinde yayımlandı ve şu sıralar bir öykü kitabı dosyası üzerinde çalışmaktadır. Halen İzmir Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığı’na bağlı Kültür Sanat Şube Müdürlüğü çatısı altında İzmirArt’ta blog yazarı olarak çalışmaya devam etmektedir.

Yazar Profil Sayfası