İç Savaşın Gölgesinde Müzeler

Başlığı gördüğünüzde aklınıza hangi ülke geldi? Yıllardır manşetlerden düşmeyen Irak mı? Belki Suriye? Ya da Sudan? Hayır. Bu kez rotamız, o "güvenli liman", o "bahçe"nin bizzat kendisi: Avrupa'nın en önemli ülkeleri; Britanya, Fransa ve diğerleri.

Rıdvan Gölcük 12 Kasım 2025

Başlığı gördüğünüzde aklınıza hangi ülke geldi? Yıllardır manşetlerden düşmeyen Irak mı? Belki Suriye? Ya da Sudan?

Hayır.

Bu kez rotamız, o "güvenli liman", o "bahçe"nin bizzat kendisi: Avrupa'nın en önemli ülkeleri; Britanya, Fransa ve diğerleri.

Daha önce Louvre Müzesi soygunu üzerine iki ayrı analiz kaleme almıştım. Ancak bu kez sahneyi genişletmek ve yalnızca Paris’in değil, Londra’dan Berlin’e kadar Batı Avrupa müzeciliğinin içinde bulunduğu tehdit ekosistemini, toplumsal kırılganlıklarla birlikte okumak istiyorum. Çünkü Louvre’da yaşanan olay, yalnızca bir sanat hırsızlığından ibaret değil; Batı medeniyetinin kendi içsel çözülmesine dair alarm veren bir simgedir.

Bu analizin temeli, 19 Ekim 2025'teki Louvre soygunundan çok daha önce, bu kırılganlıkları öngören bir strateji uzmanının çalışmaları olacak: King's College London Savaş Çalışmaları Bölümü'nden (Department of War Studies) Profesör Dr. David Betz.

Betz, tezini 2023 yazında Military Strategy Magazine dergisinde yayınladığı "Civil War Comes to the West" (Batı'ya İç Savaş Geliyor) başlıklı makalesiyle ortaya attı. Bu tezi, 2025'te yayınlanan "Civil War Comes to the West, Part II: Strategic Realities" ve "Reflections on Homeland Insecurity: The Strategic Anatomy of Civil Wars to Come" başlıklı bir dizi makaleyle derinleştirdi. Betz'in tezi, Batı'nın birincil güvenlik tehdidinin artık dışarıdan değil, doğrudan içeriden geldiğini savunuyor. 

Bu tez, yakın zamanda Elon Musk'ın "İngiltere'de iç savaşın 'makul' bir olasılık olduğu" yönündeki tweet'iyle de ana akım tartışmalara sıçradı. Şimdi, Betz'in analizlerini temel alarak, Batı'daki bu toplumsal kırılmanın ve bunun müzelere yönelik oluşturduğu stratejik tehdidin derinlemesine bir analizini yapalım. 

Batı'nın Kırılma Noktası: "Bahçe"den "Orman"a Geçiş

Prof. Betz, analizine Batılı liderlerin "kibir" (hubris) olarak tanımladığı bir zihniyetle başlar. 2022'de AB Dış İlişkiler Şefi Josep Borrell'in ünlü "Avrupa bir bahçedir. Biz bir bahçe inşa ettik... Dünyanın geri kalanının çoğu ise bir ormandır" sözüne atıfta bulunur ve şöyle der:

“Geleceğin sözlükleri bu sözü 'kibir' tanımına bir örnek olarak kullanacaktır. Çünkü Batı'nın güvenliğine ve refahına yönelik en büyük tehdit, bugün kendi korkunç toplumsal istikrarsızlığından, yapısal ve ekonomik gerilemesinden, kültürel kurumasından ve bana göre elitlerin korkaklığından kaynaklanmaktadır.”

Betz için tehlike "dışarıdaki orman" değil, "bahçenin" içten içe çürümesidir. Batı'nın birincil güvenlik tehdidi artık içseldir ve bu tehdit iç savaştır. Betz'in tezini besleyen ve “Kültür Savaşları” (Culture Wars) ve “Kimlik Siyaseti" (Identity Politics) olarak adlandırılan o derin çatlaklar şunlardır:

1. Parçalanan Toplum: Kimlik Siyaseti ve " Gettolaşma "

Betz, 1991'de Arthur Schlesinger'in The Disuniting of America (Amerika'nın Parçalanışı) kitabında "etnisite kültünün" toplumsal birliği nasıl tehlikeye attığına dair uyarısını hatırlatır. Bu, sadece ABD'ye özgü değildir. Betz, hem Angela Merkel'in ("Almanya'da çok kültürlülük fena halde başarısız oldu") hem de David Cameron'ın ("İnsanları ortak bir kimlik olmaksızın azınlık ve çoğunluk grupları halinde gettolaştırıyor") bu başarısızlığı itiraf ettiğini vurgular.

Bu "gettolaşma" artık sadece fiziksel değil, aynı zamanda dijitaldir:

"Siyasal kutuplaşma, sosyal medya ve kimlik siyaseti tarafından güçlendirildi... Dijital bağlantı, toplumları daha sıkı çizilmiş 'yakınlık grupları' içinde daha derin ve sık izolasyon duygularına sürükleme eğilimindedir. Bunların her biri, medya tüketiminin aktif ve pasif kürasyonuyla sürekli olarak güçlendirilen ideolojik inançsızlık zarları olan 'filtre balonları' tarafından korunmaktadır."

Betz için bu, soyut bir sosyoloji tartışması değildir. Britanya'nın Leicester kentinde yaşananları somut bir örnek olarak sunar:

"Geçen yıl boyunca yerel Hindu ve Müslüman nüfus arasında yinelenen şiddet olaylarına tanık olundu; her iki taraf da uzak güney Asya'daki topluluklar arası gerilimlerle canlanmıştı. Bir Hindu çetesi şehrin Müslüman kısmından 'Pakistan'a ölüm' sloganları atarak yürüdü."

2. Ekonomik Çöküş ve "Beklenti Uçurumu"

Sosyal parçalanmaya, Betz'e göre kaçınılmaz bir ekonomik çöküş eşlik etmektedir. Bu, 2008 mali krizinin ertelenmiş bir tekerrürü, yaptırımların hızlandırdığı "dedolarizasyon" ve temel ihtiyaçlardaki (enerji, gıda, barınma) balistik artışların birleşimidir.

Bu durum, devrim literatürünün en tehlikeli olarak işaret ettiği şeyi yaratır: Beklenti Uçurumu (Expectation Gap).

"Batı, ekonomik finansallaşma, borçlanma ve tüketim açısından yolun sonuna gelmiştir; bu da refah beklentisinde devasa bir uçurumun açıldığı anlamına gelir... Yöneticilerin 'ekmek ve sirk' (yani temel tüketim ve ucuz eğlence) sağlayarak yükselen çeteleri kontrol altında tutma yönteminin etkinliği günümüzde hızla zayıflamaktadır."

Betz'in vardığı sonuç acımasızdır:

"Bir nesil önce tüm Batı ülkeleri büyük ölçüde uyumlu uluslar olarak tanımlanabilirdi... Buna karşılık, şimdi hepsi, giderek daha bariz ve şiddetli bir şekilde azalan toplumsal kaynaklar üzerinde rekabet eden, büyük ölçüde fiilen ayrılmış 'topluluklar' halinde yaşayan, rakip kimlik temelli kabilelerin oluşturduğu, uyumsuz siyasi varlıklardır."

3. Kentsel Kırılganlık (Urban Vulnerability)

İşte Betz'in tezinin en sarsıcı ve Louvre soygunuyla doğrudan kesişen noktası budur. "İç savaş" dediği şey, orduların savaş meydanında çarpışacağı bir senaryo değildir. Ohio Eyalet Üniversitesi askeri tarih profesörü Peter Mansoor'un ifadesiyle, bu, "inançlara, ten rengine ve dine dayalı, komşunun komşuya karşı olduğu, serbest bir boğuşma" olacaktır.

Ve bu "serbest boğuşmanın" savaş alanı şehirlerdir. Arnold Toynbee, şehirleri "sakinlerinin hayatta kalmak için ihtiyaç duydukları gıdanın tamamını şehir sınırları içinde üretemeyen yerleşim yerleri" olarak tanımlar. Bu, şehirlerin yaşam destek ünitelerinin (enerji, su, gıda) kırsal alanlardan geçtiği anlamına gelir.

Ve bu altyapı, en kritik tehdide karşı savunmasızdır: İç Tehdit.

"Kentliliğin teknik altyapısı kırılgandır... Akışları sadece insan ve mal taşımacılığından ibaret değildir. Bilgi ve enerji, kablolu ağlar, fiberler ve kanallar aracılığıyla dolaşır ve bunlara saldırılabilir... Kentsel kırılganlık konusundaki literatürün büyük bir kısmı, 'kritik altyapının' dış saldırıya, felakete veya bir dereceye kadar terörizme karşı dayanıklılığı üzerine kuruludur. Ancak gerçek şu ki, altyapının en kritik kırılganlığı, korumasız olduğu (ve muhtemelen korunamayacağı) iç saldırılardır."

Betz, bu altyapının ne kadar savunmasız olduğunu basit bir örnekle açıklar: Britanya'da, tümü yarı kırsal bölgelerde bulunan 24 gaz sıkıştırma istasyonu vardır ve bunların hiçbiri normal bir hafif sanayi tesisinden daha fazla korunmaz.

Bu, toplumsal parçalanmanın (Kimlik Siyaseti) ve ekonomik çöküşün (Beklenti Uçurumu), şehrin fiziksel zayıflığıyla (Kentsel Kırılganlık) birleştiği bir fırtına senaryosudur.

Müzeler: İdeolojik Savaşın Cephe Hattı

Betz'in analizinin ikinci bölümü, bu "iç savaş" senaryosunun müzeler için ne anlama geldiğidir. Eğer savaş komşuya karşı komşuyla, değerler ve kimlikler üzerinden yapılacaksa, o zaman müzeler sadece "çapraz ateşte" kalan masum kurbanlar değildir. Onlar, bu savaşın ana hedefi ve cephe hattıdır. 

1. İki Başlı Tehdit: İkonoklazm ve Yağma

Betz'e göre müzeler iki temel tehditle karşı karşıyadır:

Birinci tehdit: İdeolojik Yok Etme (İkonoklazm) "Kültür Savaşları"nın (Culture Wars) neden ciddiye alınması gerektiğini belirten Betz, bu sembolik savaşların "şiddetle gerçeğe dönüşme potansiyeline sahip derin çatışmaların" bir yansıması olduğunu söyler. "Kültür Savaşı" terimini 30 yıl önce ortaya atan sosyolog James Davison Hunter'dan alıntı yapar: "...farklı türde dünyalar yaratmak isteyen iki grup insan arasında, güç kullanmaktan başka bir çare göremiyorum."

Bu "güç", doğrudan kültürel altyapıya yönelir:

"İç savaşlar, toplumsal kültürel altyapıya, yani sanat, diğer tarihi nesneler ve mimariye yönelik ikonoklastik vandalizm veya hırsızlık yoluyla ciddi tahribat yaratır... Düşmanın kolektif kimliğinin sembollerini parçalamak, iç savaş stratejik mesajlarının merkezi unsurudur. Bir toplumsal düzenin çöküşünü ve onun bir başkasıyla değiştirildiğini göstermenin daha kesin bir yolu yoktur. İbranilerin Kenan mabetlerini yok etmesinden, Afgan Talibanı'nın Bamiyan Budalarını patlatmasına kadar, ikonoklazm ve iç savaş ortak olmuştur."

Bu, artık soyut bir tehdit değildir. Ağustos 2025'te ABD Başkanı Donald Trump'ın, ülkenin en büyük kültür kurumu olan Smithsonian Enstitüsü'ne yönelik başlattığı ideolojik müdahale, bu savaşın en üst düzeyde nasıl yürütüldüğünü göstermektedir. Trump, Beyaz Saray'ın müze sergilerini "Amerikan istisnacılığını kutlama" direktifiyle hizaya getirmek için inceleyeceğini duyurduktan sonra, Truth Social platformundan şu açıklamayı yapmıştır:

"Smithsonian KONTROLDEN ÇIKMIŞ durumda; burada tartışılan her şey ülkemizin ne kadar korkunç olduğu, Köleliğin ne kadar kötü olduğu ve ezilenlerin ne kadar başarısız olduğu üzerine — Başarı hakkında hiçbir şey yok, parlaklık hakkında hiçbir şey yok, Gelecek hakkında hiçbir şey yok."

Bu paylaşıma şöyle devam etti:

"Bunun olmasına izin vermeyeceğiz ve avukatlarıma Müzelere girmeleri ve Üniversitelerde yapılan o muazzam ilerlemenin kaydedildiği sürecin aynısını başlatmaları talimatını verdim. Bu Ülke WOKE olamaz, çünkü WOKE, BROKE (İflas) demektir. Dünyadaki 'EN ATEŞLİ' Ülkeye sahibiz ve insanlarımızın Müzelerimiz de dahil olmak üzere bunun hakkında konuşmasını istiyoruz."

Fotoğraf: Saul Loeb, AFP, Getty. 

Donald Trump, 21 Şubat 2017'de Washington, D.C.'deki Smithsonian Ulusal Afrika Amerikan Tarihi ve Kültürü Müzesi'ni gezerken.

Bu, "Kültür Savaşı"nın bizzat devlet başkanı seviyesinde bir müzenin küratöryel bağımsızlığına ve tarih anlatısına yönelik doğrudan bir saldırısıdır. Betz'in "kimlik temelli kabilelerin" kendi tarih anlatıları için savaştığı tezinin en somut kanıtıdır.

İkinci tehdit: Finansal Yağma (Looting) İkinci tehdit, ideolojiden çok kârla ilgilidir; bu, Louvre'da tanık olduğumuz şeydir:

"Resimler, heykeller, el yazmaları ve diğer eserler gibi taşınabilir sanat eserleri de iç savaşlarda önemli ölçüde tehlike altındadır, çünkü kolayca paraya çevrilebilirler. İster fırsatçı savaş ağalarını zenginleştirmek, ister silah satın almak için fon yaratmak amaçlı olsun, gerçek şu ki, yaygın yağma ve fırsatçı vandalizm bu tür çatışmalarda endemiktir."

“Kültür Savaşları” konusunda şunu gözden kaçırmamak lazım: “Kolonyal Mirasın Hayaleti”. Bu ideolojik tehdit, Batı'nın kendi iç "Kültür Savaşları"ndan daha derin, daha küresel bir kökene sahiptir. Post-kolonyal bir dünyada, British Museum, Louvre Museum veya Berlin’deki Etnoloji Müzesi gibi Batı'nın en büyük kurumları, sömürgecilik döneminin "ganimetlerini" veya "yağmalanmış hazinelerini" sergiledikleri için yoğun bir eleştiri ve nefretin odağı haline gelmiştir.

Bu durum, özellikle bu Batı başkentlerinde yaşayan ve o sömürge geçmişinin mirasını taşıyan göçmen toplulukları için sürekli bir rahatsızlık kaynağıdır ve birikmiş bir öfke yaratır. Louvre soygunu gibi bir haberi duyduğunda, dünyanın dört bir yanında (ve bu şehirlerin kendi içinde) birçok insanın içten içe "Oh olsun, zaten onlar da bu eserleri başkalarından çalmıştı" diye düşündüğünü hayal etmek zor değil.

Bu birikmiş 'kin duygusu' (grudge), bir müze için en tehlikeli tehdit vektörlerinden biridir. Neden? Çünkü bu, potansiyel saldırganlar için hırsızlığı basit bir suç olmaktan çıkarıp, tırnak içinde bir 'tarihsel adalet' veya 'geri alma' eylemi olarak ahlaki bir kılıfa büründürür. Bu durum, sadece para için veya bir mesaj için saldıranların yanına, kendini "adaleti" yerine getiren bir aktör olarak gören yeni ve tehlikeli bir profil ekler.

2. Betz'in Çözüm Önerisi: "Bisküvi Kutusundan" Fazlası

Betz, bu tehdidi ciddiye alarak, bir "kültürel koruma planlaması" yapılmasını önerir. Bu, İkinci Dünya Savaşı sırasında Britanya'nın hazinelerini Galler'deki madenlere taşımasını veya "Anıt Adamlar" (Monuments Men) ve Alman "Kunstschutz" (Sanat Koruma) birimlerinin kurulmasını örnek alır.

Plan şunları içermelidir: "Kırılgan kültürel mülklerin (müzeler, galeriler, arşivler) yerlerinin belirlenmesi, kataloglanması ve önceliklendirilmesi; taşınabilir mülkün güvenli depolara kaldırılması için hazırlık; ve en savunmasız ve en değerli kabul edilen yerlerin korunması için planlama."

Betz, bu planlamanın ne kadar acil olduğunu anlatmak için İkinci Dünya Savaşı'ndan bir anekdot paylaşır: Kraliyet Kütüphanecisi'nin, Kraliyet Mücevherleri'ndeki en değerli taşları söküp bir bisküvi kutusunda saklaması. Ve ekler:

"Daha büyük bir bisküvi kutusuna ihtiyaç olacak, ancak prensip aynı."

Musul Müzesi, ABD İşgali, 2003

3. "Normallik Ön Yargısı" (Normalcy Bias)

Betz'in bu konudaki son uyarısı, bizim Louvre analizimizde de merkezi bir yer tutan "Normallik Ön Yargısı" kavramıdır. Bu, insanların "yaklaşan bir tehlikenin uyarılarına zamanında tepki verememesi" durumudur.

"Batı'nın savunma kurumları, iç çatışma tehdidini küçümseme veya inanmama eğilimine karşı dikkatli olmalıdır. Mesele şu ki, uzun zamandır bu tür çatışmaların ötesinde olduğu düşünülen bir dizi devlette, iç savaş potansiyelinin göstergesi olduğu genel kabul gören koşullar canlı bir şekilde mevcuttur."

Sonuç: Louvre Sadece Bir Başlangıçtı

David Betz'in analizinin ürkütücü gözüktüğünün farkındayım. Ve belki birçoğunuz için bu, çılgınca bir komplo teorisi veya distopik bir senaryodan ibaret. Bilemiyorum. Gerçekleşmemesini de canı gönülden temenni ederim. Ancak, Batı'daki bu toplumsal kırılmayı ve iç gerilim riskini tek dillendirenin Profesör Betz olmadığını da bilmek gerekir. Fakat o genel 'iç savaş' senaryosu ne olursa olsun, bu yazının asıl odak noktası olan müzeler konusundaki tehdidin artık ne kadar büyük ve somut olduğunun da farkındayım.

Şimdi, Prof. Betz'in bu karanlık ama rasyonel analizini alıp, 19 Ekim 2025 sabahına, Paris'e dönelim.

Louvre soygunu, güpegündüz, müze halka açıkken, bir kamyon, bir mobilya asansörü ve tek bir camın kesilmesiyle gerçekleşti. Bu, Betz'in "Kentsel Kırılganlık" ve "korunmayan iç tehdit" tezinin adeta canlı bir kanıtıydı. Fransa'da bu, tekil bir olay da değildi; 12 Ekim'de Jacques Chirac Müzesi de silahlı bir soyguna uğramıştı.

Bu büyük soygunlardan önce, müzelerin "sınırlarının" test edildiği, cesaretlendirici eylemler gördük. Louvre'da Mona Lisa'ya çorba atılması, camla korunan tablolara boya fırlatılması gibi eylemler, popülerlik kazanmak ve manşetlere çıkmak için müzelerin sembolik gücünü kullandı. Bu eylemler, o zamanlar vandalizm olarak görülse de, aslında tehlikeli birer işaretti: Müzelerin güvenlik sınırlarını ihlal ediyor, "dokunulmaz" kalelerin aslında aşılabileceğini gösteriyorlardı.

Müzelerin güvenlik konusundaki en kuvvetli yanı, fiziksel korumalarından çok, "müzelerin çok iyi korunduğu algısı" idi. Bu psikolojik caydırıcılık, potansiyel tehditleri daha eyleme geçmeden durduruyordu. Louvre soygunu, bu algıyı tek başına ve küresel ölçekte yok etti. Artık tüm müzeler, daha savunmasız, daha çıplak ve daha cazip birer hedef haline geldi.

Bu algı çöküşünün en büyük kanıtı ve krizin ne kadar derin olduğunun bir itirafı, bizzat Louvre Müzesi'nin sosyal medya hesabından geldi. Paylaşımda, "Müzeler ne kaledir ne de kasa dairesi: dünyanın en büyük kurumlarının direktörleri... Laurence des Cars'a desteklerini sunuyor" denildi.

Bu bir itiraftır: O "yenilmez kale" algısı ölmüştür. Bu bir kolektif savunmadır: Diğer direktörler, bu sorunun artık "sistemik" olduğunu ve sadece Louvre'a ait olmadığını ilan ederek ve Louvre ile dayanışarak, kendi kurumlarını da korumaya almaktadır. Ve en önemlisi, bu bir stratejik "pivot"tur: "Güvenlik" gibi kaybettikleri bir tartışmayı terk edip, "Misyon" (erişilebilirlik) gibi ahlaki üstünlüğe sahip oldukları bir tartışmayı başlatmaktadırlar. Bu hamle, "Bizim misyonumuz kasadan çok erişime açıktır" diyerek, bu kırılganlığı felsefi bir tercihin kaçınılmaz bir sonucu olarak yeniden çerçeveleme girişimidir.

Ama bu, gerçeği değiştirmiyor. Louvre'da yaşananlar, "kırılgan kentler" (vulnerable cities) gerçeğinin sadece bir ön göstergesiydi. Bu, geçici bir türbülans veya basit bir soygun girişimi değildir. Bu, müzelerin "normallik ön yargısını" terk etmesi gereken bir dönüm noktasıdır.

Prof. Dr. David Betz'in teorileriyle birleştiğinde, Louvre soygunu bize şunu göstermektedir: Müzeler; organize suçların finansal yağmasından, "Kültür Savaşları"nın ideolojik saldırılarına ve "Kimlik Siyaseti"nin sembolik vandalizmine kadar çok cepheli bir saldırıya açık hale gelmiştir.

Bu konu, artık sadece Kültür Bakanlıklarının veya müze yönetim kurullarının bir meselesi değildir. Bu, doğrudan bir ulusal güvenlik ve iç güvenlik meselesidir. Müzelerin kent güvenliği içindeki yeri, İçişleri Bakanlıkları ve güvenlik birimlerince yeniden değerlendirilmeli, Betz'in "Anıt Adamlar" önerisi ciddiye alınmalı ve yeni, güçlü bir strateji oluşturulmalıdır.

Aksi takdirde, 19 Ekim sabahı Louvre'da yaşanan o 8 dakikalık kaos, çok daha büyük ve kalıcı bir felaketin sadece habercisi olarak tarihe geçecektir.

 

Rıdvan GÖLCÜK

Fotoğraflar
Videolar
Yazar Profili
Rıdvan Gölcük
Rıdvan Gölcük

5 İçerik

1981, İstanbul doğumludur. İlk, orta ve lise öğrenimini İstanbul’da tamamladı. 2003 yılında Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümünden mezun oldu. Bir süre İstanbul’da özel sektörde çalıştıktan sonra, 2007 yılında Muğla Müze Müdürlüğüne Müze Araştırmacısı olarak atanmıştır. 2009 yılında Kocaeli Müze Müdürlüğüne görevlendirilmiş ve 2015 yılına kadar Müze Araştırmacısı ve Arkeolog olarak görev almış, 2015-2019 yılları arasında ise Müze Müdürü olarak görev yapmıştır. Bu süre zarfında çalışma arkadaşları ile “Kocaeli Müzesi Çocuk Eğitim Atölyesi” nin kurucusu olmuştur. 24 ayı aşkın süre Kocaeli’de devam eden “Gezici Bavul Müze” projesini hayata geçirmiştir. Nikomedia Kenti Batı Nekropolü Kurtarma Kazısı Başkanlığını yürütmüştür. 2019 yılında Yunus Emre Enstitüsü Kültürel Diplomasi Akademisine seçilmiş ve eğitimini başarı ile tamamlamıştır. 2019 yılında Troya Müze Müdürlüğü görevine getirilmiştir. Yönetimi altında Troya Müzesi 14 Şubat 2020’de, Attraction Star Awards ödüllerinde “En Başarılı Müze”, 2020 Avrupa Yılın Müzesi Özel Takdir Ödülü, 2020-2021 Avrupa Müze Akademisi Özel Takdir Ödülü, 2021 Homeros Bilim Kültür ve Sanat Ödülü, 2021 Museums In Short Özel Takdir ödüllerini almış ve bu süre zarfında Troya Müzesi “Ödül Avcısı” olarak anılmaya başlamıştır. 2025 yılında Yaşar Müzesi Müdürlüğüne getirilmiştir. Yüksek Lisansını Kocaeli Üniversitesi Arkeoloji Bölümünde tamamlamış ve aynı üniversitede doktora eğitimine devam etmektedir.  İki yıldız dalıcıdır. Evli, Ahsen İnci ve Asya’nın babasıdır.

Yazar Profil Sayfası