Kitap Basıyoruz, Peki Ne Okuyoruz?
Sahilde, uzun bir tren yolculuğunda ya da serin bir yaz akşamında okunacak kitaplar öneriliyor; yeni çıkan eserler konuşuluyor, okuma listeleri paylaşılıyor. Ancak tam da kitapların yeniden gündeme geldiği bu dönemde belki de bir adım geri çekilip daha temel bir soruyu sormanın zamanı: Bugün Türkiye'de kitaplar hangi koşullarda yazılıyor, yayımlanıyor ve okurla buluşuyor?
Yaz aylarının gelmesiyle birlikte gazeteler, dergiler ve sosyal medya yine "tatilde okunacak kitaplar" listeleriyle dolup taşıyor. Sahilde, uzun bir tren yolculuğunda ya da serin bir yaz akşamında okunacak kitaplar öneriliyor; yeni çıkan eserler konuşuluyor, okuma listeleri paylaşılıyor. Ancak tam da kitapların yeniden gündeme geldiği bu dönemde belki de bir adım geri çekilip daha temel bir soruyu sormanın zamanı: Bugün Türkiye'de kitaplar hangi koşullarda yazılıyor, yayımlanıyor ve okurla buluşuyor?
Bu soruyu sormak için bugün her zamankinden daha somut gerekçelerimiz var. Nitekim geçtiğimiz ay TÜİK tarafından peş peşe yayınlanan 2025 yılı Kütüphane İstatistikleri, Zaman Kullanım Alışkanlıkları Araştırması ve Hanehalkı Tüketim Harcaması verileri, bize sadece rakamlar sunmakla kalmadı; kültür dünyamızın, zamanımızı nasıl bölüştüğümüzün ve cüzdanımızdan kitaba ne kadar pay ayırabildiğimizin de açık bir haritasını çıkardı.
Bu veriler, yayıncılık sektöründeki üretim kapasitesi ile kültürel alışkanlıklarımız ve ekonomik gerçekliklerimiz arasındaki bağı doğrudan görmemizi sağlıyor. Bugün yalnızca ne okuduğumuzu değil, okuma eyleminin kendisinin günümüz koşullarında nasıl bir anlama büründüğünü de tartışmak zorundayız.

Compartment C, Car 293, Edward Hopper
Rakamların Tezatı: Üretim Bandında Dev, Okuma Kürsüsünde Mahcup
2025 verileri, Türkiye'nin yayıncılıkta önemli bir üretim gücüne sahip olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Türkiye, yıllık 100.545 farklı yayın formatına (ISBN) ulaşarak kültürel ürün/materyal alanında dünyadaki ilk sekiz ülke arasındaki yerini koruyor. Okura sunulan bu materyallerin 80.921’ini basılı kitaplar, 18.464’ünü elektronik yayınlar ve 933’ünü ise sesli kitaplar oluşturuyor. Toplam kitap üretimi, Millî Eğitim Bakanlığı'nın ücretsiz dağıttığı 184 milyondan fazla ders kitabıyla birlikte 707 milyon adede ulaşsa da, basılı kitap üretimi bir önceki yıla göre %1,5 gerilemiş durumda.
Ancak bu tabloya biraz daha yakından bakıldığında farklı bir gerçek ortaya çıkıyor. YAYFED verilerine göre, toplam üretimin %48,9’unu eğitim yayınları domine ederken; çocuk kitapları %15, inanç kitapları %9,4, yetişkin kültür %8,8, akademik yayınlar %2,4 ve ithal kitaplar %1,2 pay alıyor. Edebiyatın payı ise yalnızca %13,8 seviyesinde kalıyor. Üstelik son üç yılın eğilimi incelendiğinde, yetişkin kültür alanında son iki yıldır istikrarlı bir düşüş; yetişkin kurgu-edebiyat alanında ise 2024’e göre hafif bir kıpırdanma olsa da hala 2023 yılının gerisinde kalındığı görülüyor. Bu daralmanın sahaya yansıması ise edebiyat eserlerinde ilk baskı tirajlarının ortalama 1.152 adede kadar gerilemesiyle kendini gösteriyor. Sayılar yüksek görünse de, üretimin niteliği ve sürdürülebilirliği üzerine düşünmeyi gerektiren önemli bir tabloyla karşı karşıyayız.
Avrupa ile kıyaslandığında bu tablo daha da belirginleşiyor. Avrupa Birliği ülkelerinde kişi başına yıllık okunan ya da satın alınan kitap sayısı ortalama 12-15 arasında değişirken, Türkiye'de bu rakam yaklaşık 6 seviyesinde kalıyor. Üstelik sorun yalnızca nicelik değil; kitabın gündelik yaşam içindeki konumu da giderek zayıflıyor. Yapılan zaman kullanım araştırmalarına göre, Türkiye’de bir bireyin kitaba ayırdığı günlük süre ortalama 7 dakikaya kadar gerilemiş durumda. Toplumun %88,8’i vaktini televizyon izleyerek, %71,7’si ise sosyal medyada geçirirken, kitap okumayı temel boş zaman etkinliği olarak görenlerin oranı yalnızca %10 civarında seyrediyor. Avrupalı bir okur için kitap temel ihtiyaçlardan biri olarak görülürken, Türkiye'de kitap, ihtiyaç listesinde 235. sırada yer alıyor.
A Sudden Gust of Wind - Hokusai
2025'in Okuma Rotası: Kim, Ne Okudu?
2025 yılında okurların en çok yöneldiği temalar; gelecek kaygısı, bireysel arayış ve kendilerine benzeyen karakterlerin hikâyeleri oldu. Roman, 41 milyondan fazla baskı adediyle kurgu dünyasının tartışmasız lideri olmayı sürdürdü. Özellikle psikolojik derinliği yüksek anlatılar ile büyük şehirlerde sıkışmış hayatları konu alan yerli romanlar okurdan yoğun ilgi gördü.
Amazon ve yayıncı verilerine göre yılın öne çıkan kitapları da bu eğilimi doğruluyor.
- Yabancı Kurgu: R.F. Kuang'ın Sarı Yüz adlı romanı listenin zirvesinde yer alırken, onu Osamu Dazai'nin İnsanlığımı Yitirirken ve Dan Brown'ın Sırların Sırrı takip etti.
- Yerli Kurgu: Zülfü Livaneli, Bekle Beni ile hem kurgu hem de genel satış listelerinde ilk sıraya yerleşirken, Ahmet Ümit Yırtıcı Kuşlar Zamanı ile polisiye edebiyattaki güçlü konumunu korudu.
- Kurgu Dışı: Marcus Aurelius'un Kendime Düşünceler adlı eseri, anlam arayışındaki okurların en çok tercih ettiği kitaplardan biri oldu.
Buna karşın inceleme-araştırma kategorisindeki gerileme dikkat çekici. 2023 yılında yaklaşık 60 milyon olan üretim adedi, 2025'te 35,8 milyona kadar düştü. Bunun nedenlerinden biri, bilgiye yapay zekâ araçları üzerinden hızlı ve özet biçimde erişme alışkanlığının yaygınlaşması olabilir. Elbette bu dönüşümü yalnızca tek bir nedene bağlamak mümkün değil; değişen okuma alışkanlıkları, dijital içerik tüketimi ve gündelik yaşamın hızlanması da bu tabloyu besleyen etkenler arasında yer alıyor. Ancak derinlikli okuma kültürü açısından bunun önemli soruları beraberinde getirdiği açık.
Piyasanın Gölgesi: Çok Kitap mı, İyi Kitap mı?
Yayıncılıkta dikkat çeken bir diğer temel sorun, nicelik ile nitelik arasındaki giderek büyüyen gerilimdir. Türkiye her yıl basılan başlık sayısını artırırken, bu niceliksel büyümenin yayıncılığın niteliğine aynı ölçüde yansıyıp yansımadığı sektör içinde ciddi bir tartışma konusu.
Ekonomik baskılar, yayınevlerinin editoryal tercihlerini de doğrudan şekillendiriyor. Artan maliyetler ve daralan alım gücü karşısında birçok yayınevi ticari riski azaltmak adına, edebi değeri yüksek ancak satışı belirsiz dosyalar yerine; geniş sosyal medya kitlesine sahip isimlerin, ekran yüzlerinin veya popüler figürlerin kitaplarına yöneliyor. Dijital görünürlüğün ve takipçi sayısının editoryal kararlarda belirleyici bir kritere dönüşmesi, yayıncılık dünyasında uzun süredir endişeyle izlenen ticari bir dönüşüme işaret ediyor.
Elbette nitelikli çizgiyi koruyan ve yalnızca metnin gücünü esas alan yayınevleri hâlâ varlığını kararlılıkla sürdürüyor. Ancak popülizmin yarattığı bu nitelik erozyonu, çocuk ve gençlik yayıncılığında çok daha riskli bir boyutta kendini gösteriyor. Son yıllarda pedagojik denetimden geçmeden yayımlanan kitaplar, sosyal medya popülerliğiyle öne çıkan "fenomen / influencer yazarlar", gelişim psikolojisi gözetilmeden hazırlanan gençlik yayınları ve parayı verenin kitabını bastığı "ücret karşılığı yayıncılık" gibi uygulamalar, sektördeki kalite krizini derinleştiriyor. Çocuk ve genç okurların düşünsel gelişiminde kritik rol oynayan bu alanda, editoryal ve pedagojik denetimin güçlendirilmesi artık bir temenniden ziyade zorunluluktur.
Madalyonun diğer yüzünde ise tüm kitap severler için en memnun edici gelişme olarak, çocuk kitapları alanındaki tiraj artışını söyleyebiliriz. Sektördeki tüm bu nitelik tartışmalarına rağmen çocuk kitaplarında 2025 yılında, ilk kez basılan kitapların ortalama baskı tirajı 4.591 olarak gerçekleşirken; yeniden basım adetlerinde ortalama tiraj 6.194 gibi güçlü bir seviyeye ulaşmış durumda.
Öte yandan, benzer bir nitelik ve hayatta kalma mücadelesi akademik yayıncılık alanında da yaşanıyor. Ancak burada tablo çok daha karanlık. İzinsiz fotokopiyle çoğaltımlar ve korsan dijital paylaşımlara ek olarak, üniversitelerde artık ders kitabının tavsiye edilemez hale gelmesi bu alanı adeta felç etti. Önceki yıllarda ortalama 2 bin adet olan akademik kitap baskı tirajları, günümüzde ilk baskılarda ortalama 542’ye, tüm baskılar genelinde ise ancak 681’e düşmüş durumda. Bilimsel üretimin can damarı olan akademik yayıncılığın bu seviyeye gerilemesi, niceliksel büyümenin ardındaki yapısal çöküşü en net gösteren alanlardan biri.
Yayıncılık tarihi bize nicelik ile niteliğin her zaman doğrusal ilerlemediğini gösterir. Basılan kitap sayısının artması, fikirlerin çeşitlendiği veya edebi çıtanın yükseldiği anlamına gelmez. Belki de bugün Türkiye yayıncılığının sorması gereken asıl soru şudur: "Kaç kitap basıyoruz?" değil, "Hangi kitapları, hangi önceliklerle basıyoruz?"
Yaralar ve Duvarlar
Yayıncılık sektörünün en büyük yarası yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda düşünsel. Ham maddesi büyük ölçüde dövize bağlı olan yayıncılıkta maliyetler 2025 yılı boyunca %84 oranında artarken, yayınevleri okuru tamamen kaybetmemek adına kitap fiyatlarında ortalama %15'lik bir indirime gitmek zorunda kaldı. İlk bakışta çelişkili görünen bu tablo, aslında sektörün içinde bulunduğu çıkmazı özetliyor: Maliyetler hızla yükselirken, alım gücü aynı hızda geriliyor. Bu nedenle birçok yayınevi kâr etmeyi değil, sadece ayakta kalmayı hedefliyor.
Ekonomik baskılar kültürel üretimin geleceğini de doğrudan etkiliyor. Azalan bütçeler, küçülen baskı adetleri ve ertelenen projeler nedeniyle bugün birçok editör için en zor karar artık "hangi kitabı yayımlayalım?" değil; "hangi kitabı yayımlamaktan vazgeçelim?" sorusu haline geliyor.
Ancak ekonomik sorunların ötesinde, yayıncılığı daha derinden yaralayan başka bir mesele var: ifade ve yayınlama özgürlüğü.
Türkiye Yayıncılar Birliği'nin Yayınlama Özgürlüğü 2025 Raporu, yayıncılık dünyasının giderek artan bir korku iklimiyle de karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyor. 2025 yılı, hukuki baskıların ve otosansürün yayıncılık alanında daha görünür hâle geldiği bir dönem olarak kayda geçti. İzmir Kitap Fuarı'nda Livera Yayınevi standında bulunan kitabın arasına mermi bırakılarak tehdit mesajı verilmesi, belki de yılın en çarpıcı sembollerinden biriydi. Bu olay yalnızca bir yayınevine yöneltilmiş münferit bir tehdit değil; düşünce üretimine yönelik açık bir gözdağıydı.
Oysa yayıncılık tarihi bize şunu öğretiyor: Sansür yalnızca yasaklanan kitaplarla işlemez. En güçlü sansür biçimi, görünmez olan otosansürdür. Bir yazarın kalemini geri çekmesi, bir editörün tartışmalı olabileceğini düşündüğü dosyayı masanın altına koyması ya da bir yayınevinin risk almaktan kaçınması istatistiklere yansımaz. Ancak bu sessiz çekilmenin kültürel hayat üzerindeki etkisi, yasaklanan tek bir kitaptan çok daha büyüktür.
Bir kitabın değeri yalnızca kaç adet satıldığıyla değil; hangi fikirleri dolaşıma sokabildiği ve hangi sessizlikleri bozabildiğiyle ölçülmez mi? Eğer yayınevleri ekonomik, yazarlar ise hukuki ya da toplumsal baskılar nedeniyle kendi kalemlerini törpülemek zorunda kalırsa, kaybedilen yalnızca birkaç kitap olmayacaktır. Kaybedilen şey; toplumun düşünme cesareti, kültürel çeşitliliği ve ortak hafızasıdır. Hiç yazılamayan ya da yazıldığı hâlde okura ulaştırılamayan her fikir, bu ortak hafızanın görünmeyen kayıplarıdır.
Kitapların Geleceği, Toplumun Geleceğidir
2025 yılı verileri Türkiye yayıncılığının çelişkilerle dolu bir fotoğrafını sunuyor. Bir yanda dünya ölçeğinde dikkat çeken bir üretim kapasitesi; diğer yanda giderek zayıflayan okuma alışkanlıkları… Bir yanda dijitalleşmenin sunduğu yeni imkânlar; diğer yanda ekonomik baskılar, editoryal kaygılar ve ifade özgürlüğüne ilişkin soru işaretleri…
Bütün bunlar gösteriyor ki bugün yayıncılığın temel meselesi yalnızca daha fazla kitap basmak değil; nitelikli, bağımsız ve özgür kitaplar yayımlayabilmek. Çünkü yayıncılık yalnızca ekonomik bir sektör değildir. Aynı zamanda bir toplumun düşünme biçimini, hayal gücünü ve geleceğe bıraktığı kültürel mirası şekillendiren temel alanlardan biridir.
Netice itibarıyla Türkiye'de kitap hâlâ bir direnç odağıdır. Her yeni kitap, yalnızca raflarda yerini alan yeni bir ürün değil; aynı zamanda yeni bir düşüncenin, yeni bir itirazın, yeni bir hikâyenin kamusal alana katılmasıdır. Bu direncin sürdürülebilmesi için kitabın yeniden bir "ihtiyaç" olarak görülmesi, kütüphanelerin yalnızca sınavlara hazırlanan gençlerin değil; merak eden, araştıran ve tartışan insanların da buluşma mekânlarına dönüşmesi gerekiyor.
Eğer buraya kadar okuduysanız, aslında bu yazının anlattığı meselenin tam da içindesiniz. Çünkü bugün kitap üzerine uzun uzun düşünmek, yalnızca bir okuma alışkanlığı değil; aynı zamanda kültürel bir tercih ve kamusal bir sorumluluk hâline geliyor.
Sonuçta yayıncılığın geleceğini belirleyecek olan yalnızca yayınevleri, editörler ya da yazarlar değil; hangi kitaplara zaman ayıracağımıza, hangi fikirlerin yaşamasına imkân tanıyacağımıza karar veren okurlar olacaktır.
Bugün yayıncılığımız için asıl tehdit ekonomik kriz mi, yoksa ekonomik krizle birlikte görünmezleşen otosansür ve nitelik kaybı mı?
Yararlanılan Kaynaklar
- Türkiye Yayıncılar Birliği, 2025 Yılı Kitap Pazarı Raporu
- Türkiye Yayıncılar Birliği, Yayınlama Özgürlüğü Raporu 2025
- YAYFED, 2025 Bandrol Verileri
- TÜİK, 2025 Kütüphane ve Zaman Kullanım İstatistikleri