Sanat, Kritik ve Edebiyat

Anıl Yıldız, kaleme aldığı yazıda, sanatın, yazma eyleminin, yazar - oluşun kendisi üzerine Dostoyevski - Nietzsche - Cioran üzerinden sorgulayıcı bir perspektif çizmektedir.

Anıl YILDIZ 28 Eylül 2021

Sanat, Kritik ve Edebiyat

Anıl YILDIZ

 

Var olan neden vardır? Varlık'ın ne'liği sorunsalı kadim bir problemdir. Bu problem, Doğu Mistisizmi'nin yanında Antik Yunan'dan bize kalan bir mirastır. Bunun yanında "Kötülük Problemi" ise filozofların yüzyıllardan beri tartıştığı, günümüzde de sanat eserlerinde halen işlenen önemli bir konudur. Foucault üzerinden ilerleyen biyopolitika ile ilgili tartışmalar bilhassa nörobiyoloji alanındaki gelişmelerle eleştirilirken, Modernite eleştirisinde Çağ'ın Tin'ini anlamak için halen referans noktası Nietzsche'dir. Bu denemede, Dostoyevski - Nietzsche - Cioran dolayımı ile sanatın kendisi üzerine düşünmek amaçlanmaktadır.

Cioran...

Yirmi üç yaşında Umutsuzluğun Doruklarında'yı yazan, o muazzam eseri Çürümenin Kitabı'nı ise ana dili olmadığı hâlde mükemmel bir Fransızca ile kaleme alan filozofi ötesi kişilik.

Cioran'ın eserleri, okurlarında farmakon etkisi yaratır ve okur, onun eserleri ile "uçurumun kenarlarında tuhaf bir rahatlama hisseder." Umutsuzluğun Doruklarında, "kendine karşı düşünme"nin, "şiddet ve azgınlığın son noktası"dır ve yirmi üç yaşın bütün günahlarını, bütün güzelliklerini taşır.

İçimdeki Atavistiğe Karşı Direniş Notları isimli kitabımda ondan öğrendiğim şeyler için ona teşekkür niyetine, "Cioran'ın Zekâsı, Zulmedene Karşı" başlığını açtım ve onun beni en çok etkileyen "Aşka, hırsa ve topluma sırt çevirenlerden kendinizi sakınınız, vazgeçmiş olmanın intikamını alacaklardır". Sözünü çözümlediğim pasajımın yanında, şöyle bir pasaj da yazdım: “Her türlü izm totaliterleşmeye mahkûmdur. Cioran’ın pasajları bunların örnekleriyle doludur... Zalimin izm’i elbet totaliterdir ancak mazlumun izm’i de aynı akıbete uğrayacaktır... Kadim problemdir bu. Peygamberi hareketlerin bile temel özgürlük sorunu belki bununla alakalıdır. Kişi kendi kötülük problemini felsefi düzlemde çözemezse en özgürlükçü geçineni bile otorite bataklığına batacaktır... Kölenin zihninde isyan tasarıları doğarsa zincirlerinden kurtulabilir, Spartacus örneğinde olduğu gibi. Ya Spartacus başarılı olsaydı, kendi krallığını ilan etseydi... Bunun olmayacağının garantisi yok. Çünkü biliyoruz ki "iktidarı arzulamak" ve "karizmanın kurumsallaşması" insanlığın uğradığı en büyük lanettir. Reçete sunacak gücüm yok. Kendi kötülük problemim ile hesaplaşmanın derdindeyim...”

Beyrut’ta bir mahzende, bombardıman altında Cioran okuyan Lübnanlı bir kadın; o felaketin ortasında Cioran okuyarak rahatlayan kadın… Ya da intiharın eşiğindeyken Cioran’ın intihar üzerine düşüncelerini keşfeden ona yazmaya başlayan Japon kadın… Okuyan herkesin varoluşunda derin izler bırakan alacakaranlık düşünürü, toplumun gördüğü karabasan, bir çığlık: Cioran.

Yıkıma bir tapınak inşa etmeye çalışan, kral olacak olsa amblemini başkaldırı olarak belirleyecek düşünür; düşünmekten acılaşan bedenin, cehennemde rahat uyusun.

Dostoyevski: "Şeytan Tanrı'ya karşı çıkıyor; savaş meydanı ise insan kalbi" derken Cioran: "İnsan Kalbi; Tanrı'nın açık yarası..." diyerek bize aslında Teodise'nin estetik bir tarihini sunmaktadırlar. Cioran'ın; Dostoyevski, Nietzsche, Doğu Mistisizmi (bilhassa Upanishadlar)'dan etkilendiği bilinmektedir. Dostoyevski'ye göre her türlü Teodise'nin görevi masum çocukların gözyaşlarının dindirilmesi olmalıdır. Bu görev, günümüzde de bütün yakıcılığı ile kendisini hissettirmektedir. Bu kadim problem, sadece siyasal bir problem olarak ele alınamaz. Bu problemin halen günümüzde de devam etmesi sanatsal üretimleri dahi olumsuz etkilemektedir. Ancak bu mesele derinlemesine incelenmeyi hak edeceğinden bu yazının kapsamını aşmaktadır. Leibniz'in Theodicee'si de daha sonrasında sert eleştirilere maruz kalmıştır.

Dikotomik düşünüşün önüne geçmek için Epifenomenalizm bir ufuk çizgisi oluşturabilir. Bu alandaki yapılan tartışmaları pek çok sanatsal üretimle birleştirip estetik bir kritik geliştirdiğimizde, içimizdeki atavistik ruh ile mücadele edebiliriz.

 

Dünyanın günümüzdeki gidişatına sanat çare olabilir mi?

Dünya’nın günümüzdeki gidişatına salt sanat çare olamaz. Günümüz atmosferinde derin bir teolojik – politik – ekolojik krizin içindeyiz. Bu kriz ortamından bizzat sanat da olumsuz etkilenmektedir. Ancak biz yine de biliyoruz ki, varlığın en kuytu yerinde çınlayan karanlık, binlerce yıllık insan-oluş’un yankısıdır ve sanat bir anlamda bu deruni sese verilebilecek yegane yanıttır. Sanatın bu anlamdaki gücünü küçümsememeliyiz. Diğer taraftan Teodise meselesi günümüzde de temel tartışma noktalarından birisidir. Edebiyat özelinde gidecek olursak örneğin Dostoyevski’ye göre her türlü teodisenin görevi masum çocukların gözyaşlarının dindirilmesi olmalıdır. Bu mesele bütün yakıcılığı ve şiddeti ile günümüzde de karşımıza çıkmaktadır. Sanat, bu anlamda mühimdir. İnsanları gerçekliğin cehenneminden, tek boyutlu dünyadan kurtarıp farklı varolma eğilimlerini düşünmelerini sağlar. Halihazırdaki çağın ethosunda (sanatın kendisi de sorgulamalara, eleştirilere tabii olmak kaydıyla) sanatçı yazdıkları, çizdikleriyle korkmadan, çekinmeden derin bir suskunluğa rağmen çölde haykıran ses olmalıdır. Bu aynı zamanda bir entelektüelin en önemli vicdani duruşudur. Bu duruş halihazırdaki “Kültürel Şizofreni”den yegane kaçış çizgisi yaratabilir. Politik olarak totaliterleşme eğilimleri açıkça görülse de hiçbir fikir, dava yaşamı kuşatamaz. Yaşamı bütünüyle kavradığını iddia eden bir düşünce sistemi, binlerce farklı varolma eğilimini senkronize etmeye çabalar. Ancak mükemmel uyum hiçbir zaman sağlanamaz. Yaşam, tek boyutlu dünyaya sığmayacak kadar akışkandır. Ve bu noktada sanat, bu akışkan ve değişen dünyayı iyi kavradığı sürece olumsuz gidişattan sıyrılabilir. Siyah-beyaz’a hapsedilmeye çalışılan bir dünyada insanlara ufkun ötesindeki güzellikleri sunabilir. Biz böylelikle “ortak birşeyleri olmayanların ortaklıkları”nı kurabilir ve dünya ağrısına karşı etik-estetik üretimlerle çare olabiliriz. Sanatın bu anlamdaki gücü önemlidir ve hatta bu oluş günümüzde onun en acil görevlerinden biridir.

Tanrı - yazarın ölümünün ilan edildiği bir dönemde yazarın görevi nedir?

Günümüz açısından bakıldığında Tanrı-Yazar’ın ölümünün ilan edilmesi belli bir gerçekliği içinde barındırıyor. Biz günümüzde Romantizm, Hümanizm gibi akımların ayrıca belli bir dönem felsefe, edebiyat ve siyasal alanda etkisini ciddi bir şekilde gösteren büyük anlatıların etkisini yitirdiğini görüyoruz. Bu derinlemesine incelemeyi hak eden bir konudur ancak Nietzsche’yi de anarak Tanrı-Yazar’ın öldüğünü ilan edebiliriz. Bu bize yeni oluş imkanlarını açan, farklı estetik deneyimleri yaşamamızı ve yaratmamızı sağlayan minör-oluş’lar devrini açığa çıkarmaktadır. Büyük isimlere, anlatılara karşı tekilliklerin tarihini keşfedilmek üzere önümüze sunmaktadır. Özellikle günümüzde bir entelektüel R. Girard’ın betimlemesiyle: “Her türlü metne şiddet uygulamalıdır.” Etik – estetik içerikli bir Kritik geliştirmek, çağın ethosunda en acil görevlerden biridir. G. Deleuze: “Sanat direnendir, ölüme, köleliğe, alçaklığa, utanca direnir.” Derken bir hakikati dillendiriyordu. Bir yazarın görevi de benim için bu olmalıdır. Gerçekliğin basıncında yeni direnme odaklarını keşfedecek patika yollarda bütün engellere rağmen sabır ve azimle ilerlemelidir. Bu yolculukta keşfedilecek olan, insanlığın binlerce yıllık kültürel hazinesine katkı yapacaktır.

 

Sonuç Yerine

 

Her okur, bir düş yorumcusu olmalıdır. Sesi kısılan, söz söyleme, yazma, çizme kudreti ellerinden alınanların göremediği düşlerden de sorumluyuz. Bu noktada Luce Irigaray, Nietzsche'nin Deniz Aşığı isimli kitabında derdimizi anlatmaktadır:

"Ötekinin mutluluğunu kendin için en müthiş sarhoşluk gibi tatmayı istememen, işte senin talihsizliğin..."

Bu yazı esasen bir davettir; şölen sofrasından kovulanlara, özgürce yaşama hakkı ellerinden alınanlara, sanat aracılığı ile uzatılan bir eldir. Onlarla birlikte yeni bir dil olmayan dil arayışı ile sessizliğin dilini bulmaya çalışmaktır.

Hayatı başkalarının onları damgaladıkları kavramlar ve kelimelerle yaşamaya, bırakın başkalarını kendileri dahi kanıksamış öteki'lere farklı dünyaların kapılarını onlarla birlikte açmak, sanatsal yaratıcılığın en temel amaçlarından biridir.

Bu dünyanın yabancısı; kendini bir mekâna, kimliğe, zamana ait hissetmeyen;

Senin dünya ağrın, bu yaşamın panzehiridir. Yeraltındaki sığınağın, bu ruhsuz dünyanın kalbi'dir. Alacakaranlığa âşık oluşun, zamanın düğümünün çözülmesidir. Çektiğin acılar, bu dünyanın teninde bırakılan izdir ki bizim derdimiz, o izlerden özgürleşmeye giden patika yol'ları keşfetmektir. Suskunluğunun ağırlığını, uçurumunun derinliğini, bakışlarının o tehlikeli güzelliğini dünyanın tenine damga olarak vurmak, ardımızda bırakacağımız yegâne mirastır.

Bu dünyanın yersiz yurtsuzu; kendini her daim düşünsel göçebe olarak hisseden;

Sen büyüsü bozulmuş dünyayı tekrar büyüleyecek kudrete sahipsin. İnsana ilişkin yanlış tanımlamalar, ideolojik yaklaşımlar, kavramsal labirentlerin dışındasın. Sen bedeninle düşünensin. Yeni bir dilin ufku, senin ayrıksı yaşamından doğacak. Toplumsal oyunun dışında, sessizliğin dilini keşfederek "ortak bir şeyleri olmayanların ortaklığı"nı kuracaksın. Sanatın yaratıcılığı ve yıkıcılığı, etik-estetik bir birleşim'le insanlığın binlerce yıllık birikiminden de yararlanılarak düşsel dünyamızı zenginleştirecek. Bu anlamda elinizdeki bu kısa yazı, bu tartışmalara bir giriş niteliği taşımaktadır. Hiçliğin varlığı'nı, edebiyat sahnesine çıkarma ve yeni düşünce patikaları açma amacında olan bir çalışmadır. Esas meselenin "edebiyat olarak yaşam"a kavuşma arzusu olduğunu özellikle vurgulamaktadır. Felsefî-edebî sorgulamaların uç sınırda kendisini lağvetmesini, düşüncenin içten kendini patlatmasını önemser. Vakti geldiğinde bu anlayıştaki düşünceler de, kendini patlatarak yeni yaşam tomurcuklarını düşsel dünyamıza saçacaklardır. İşte o zaman dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir kişi ya da topluluk, o tomurcuklardan yeni özgürlük alanlarına dair soruşturmalara girişecektir. O zaman gelene kadar bu yazının düşünsel dünyamızda bizlere yeni pencereler açması, farklı tartışma platformlarında ele alınması, buradaki düşüncelerden yola çıkarak ya da buradaki düşünceleri yoldan çıkararak farklı patikalara sapılması, bu metnin yazarının temel isteklerinden biridir.

“Edebiyat olarak yaşam”da, ortaklaşa keşfedeceğimiz sessizliğin dili'yle, o güne değin duyulmamış şarkılar eşliğinde, neşeyle dans etmek dileğiyle...

 

 

Fotoğraflar
Videolar