Üretken Yapay Zeka ve Telif Hukuku Bakımından Çıkardığı Sorunlar
Yapay zeka teknolojileri hayatımızın her alanına hızla entegre olurken, beraberinde getirdiği en çetrefilli tartışmalardan biri de telif hakları konusu. Sanatçıların, yazarların, gazetecilerin yıllarca emek verdiği eserlerin yapay zeka sistemleri tarafından "eğitim verisi" olarak kullanılması ve bu eğitim sonucunda üretilen yeni içeriklerin kime ait olacağı sorusu, hem etik hem de hukuki açıdan derinlemesine bir inceleme gerektiriyor. Bu yazıda, yapay zekanın girdi (input) aşamasında telif hakkı korumalı eserleri nasıl kullandığı ve çıktı (output) olarak ürettiği eserlerin hak sahipliği meseleleri başta olmak üzere, bu devrimin yarattığı temel hukuki sorunları basit ve anlaşılır bir dille ele alacağız. Yapay zekanın veri açlığı ile eser sahiplerinin hakları arasındaki bu hassas dengeyi, mevcut davalar ve gelecekteki potansiyel sorunlar üzerinden değerlendireceğiz.
Her yeni teknoloji hayatımıza kendi problemleri ile beraber giriyor. Bazen kısa zamanda çözüme ulaşabilecek bu problemler, bazen uzun yıllar alacak değişim dalgasını beraberinde getiriyor. Bazen sadece teknik altyapının değişmesi ile çözülen problemler bazen ekonomik ve hukuki açıdan bambaşka uygulamaların kurgulanmasını gerektiriyor. Bu noktada değişime girişmeden önce yapılması gereken en önemli konulardan biri sorunların detaylı bir şekilde tespiti ve basit bir şekilde anlatılması. Bu nedenle yapay zeka konusunda da son yıllardaki hengameyi anlamak için öncelikle sorunları anlamamız gerekiyor. Sanırım detaylı bir şekilde tespiti şu ana kadar tamamladık. Bundan sonraki süreçte basit bir şekilde anlatılması gerekiyor. Bu yazıda da tam olarak bunu yapmayı planlıyorum.
Konu yaratıcı endüstriler tarafından incelendiğinde tabiki en çok tartışılan konuların başında telif hakları geliyor. Bir sanatçının yıllarca emek vererek bestelediği bir şarkının, yapay zeka tarafından “eğitim verisi” olarak kullanılması ve sonucunda ortaya çıkan yeni şarkının kime ait olacağı, eğitim verisi olarak kullanılan şarkının eser sahibinin hak iddiası gibi konular hala yanıtını bulabilmiş değil. Benzer şekilde gazetecilerin haberleri, yazarların kitapları veya ressamların tabloları izinsiz biçimde yapay zeka sistemlerine yükleniyor ve bu içerikler üzerinden yeni ürünler üretiliyor. Bu durum hem etik hem de hukuki açıdan ciddi tartışmaları beraberinde getiriyor.
Herşeyden önce, yapay zeka ve telif hakkı bağlamında girdi (input) ve çıktı (output) kavramlarıyla ne kastettiğimizi kısaca açıklamak faydalı olacaktır. İsminden de anlaşılacağı üzere, girdi aşaması, yapay zekanın veriler kullanılarak eğitildiği süreci ifade eder. Bu aşama, verilerden bilgi çıkararak bir modeli eğitmeye yarayan karmaşık bir işlem dizisini kapsar. “Input” terimi bu bağlamda aynı zamanda eğitim verisinin kendisini de ifade etmek için kullanılır. Bu nedenle bazen tüm eğitim sürecinden, bazen de yalnızca verilerden söz edilip edilmediğini ayırt etmek faydalıdır. Girdi aşamasının sonucu, kendisine verilen komutlara yanıt üretebilen eğitilmiş bir modeldir. İşte bu modelin ürettiği sonuçlara çıktı (output) denir. Çıktı; metin, müzik, ses, konuşma, video, görsel ya da bunların bir kombinasyonu olabilir.
Yapay zeka teknolojilerinin en büyük “yakıtı” veridir. İyi bir üretken yapay zeka için milyonlarca metin, görsel, müzik ve video üzerinde eğitilmesi gerekir. Bazı veri setleri kamu malı kapsamına girer ya da ham veri gibi telif hakkıyla korunmadığından telif hakkına tabi değildir. Ancak verilerin çok büyük bir kısmı telif hakkı koruması altındadır ve kopyalama yapmak eser sahibine tanınmış münhasır bir haktır.
İşte bu gerçek son yıllarda onlarca davaya sebep olmuştur. Bu davaların çoğu da girdi aşamasıyla ilgilidir. Hukuki soru aslında görece basittir: Yapay zeka şirketleri interneti tarayarak içerik toplar, bu içerikler bir veri setine dönüştürülür ve ardından modelin eğitilmesinde kullanılır. İlk bakışta bu işlem telif hakkı ihlali anlamına gelir ve dolayısıyla eseri eğitime sokulan hak sahibi telif hakkı ihlali nedeniyle dava açabilir. Bu kadar basit.
Bu noktada ortaya çıkan ilk sorun, bu verilerin büyük bölümünün telif hakkıyla korunuyor olmasıdır. Örneğin bir romancı yıllarını vererek bir kitap yazıyor. Bu kitap, yapay zekâya yüklenip onun dil modelini geliştirmek için kullanıldığında, aslında telif hakkına konu bir eser izinsiz şekilde kullanılmış oluyor. Peki, bu durumda yazarın izni alınmalı mı? Ona bir ücret ödenmeli mi? Bu soruları cevaplamadan biraz daha derinleşelim.
İkinci problem ise yapay zekanın ürettiği içerikler. Daha önce de belirtildiği gibi, açılan davaların çoğu girdi yani input aşamasında gerçekleşti. Ancak gün geçtikçe, özellikle yapay zeka modelleri daha da gelişmiş hale geldikçe, çıktılar yani output konusunda daha fazla dava göreceğiz.
Çıktılar söz konusu olduğunda, eğitilmiş bir modelin, eğitim verilerinde yer alan bir şeyi izinsiz olarak yeniden üretmesi durumunda potansiyel bir telif hakkı ihlali ortaya çıkar. Bu durum, girdiler ile çıktılar arasında doğal bir bağ olduğunu gösterse de, hukuken ayrı meseleler olarak ele alınabilir. Örneğin, bir eser eğitim verilerinde bulunabilir, ancak model onu çıktı olarak yeniden üretemeyebilir. Bunun nedeni modelin eseri “ezberlememiş” olması ya da yapay zekâ arayüzüne, böyle bir yeniden üretimi engellemek için yerleştirilmiş güvenlik önlemleri olabilir. Mesela bir görsel modelinde karakter isimlerinin filtrelenmesi buna örnek verilebilir.
Üretici yapay zekâ devriminin ilk aylarında, çıktıların birebir yeniden üretilmesi hala oldukça zordu. Metin modellerinin bazen ünlü eserlerin bazı kısımlarını tekrar edebilmesi mümkün olsa da bu durum çok görülen bir durum değildi. Halen oldukça zordur. Genellikle bunun için modele o eserin doğrudan verilmesi veya özel yönlendirmeler yapılması gerekir. Bunun sonucu olarak, erken dönem telif hakkı davalarının çoğunda, eserlerin çıktılar olarak yeniden üretildiğini göstermek mümkün olmadı. Az sayıdaki örnekte ise bu çıktıların, telif hakkı sahiplerinin yoğun yönlendirmeleri (prompt) sayesinde üretildiği ortaya çıktı. Bu nedenle yukarıda bahsedilen şekilde, davalar daha çok girdi aşamasındaki telif hakkı ihlali iddialarına dayandırıldı.
Bir kez daha altını çizmek gerekir ki çıktı meselesi giderek daha önemli bir hukuki sorun haline geliyor. Çünkü özellikle görsel modeller son derece başarılı hale geldi. Bu da telif hakkı ihlali tartışmalarına yeni bir katman ekliyor. Çok da uzun olmayan bir komut ile popüler kültür karakterlerinin çıktısını üretmek artık oldukça kolay. Daha önce de bahsettiğim gibi, başlangıçta bu konuya dair dava pek görmemiştik.. Ancak Disney’in Midjourney’e karşı açtığı son dava ile durum değişti. Bu dava neredeyse tamamen çıktılar üzerinden yapılan telif ihlali iddialarına dayanıyor. Görünen o ki Midjourney’in görsel üretim sistemi, Disney karakterlerinin esaslı bir şekilde yeniden üretimini kolayca yapabiliyor. Benim görüşüm, Midjourney’in bu davayı savunmasının son derece zor olacağı yönünde.
Bir diğer tartışma alanı ise hak sahipliği. Bir yapay zeka sizin verdiğiniz komutla bir tablo çizebilir ya da bir şarkı besteleyebilir. Ama bu eserin sahibi kim olacak? Yapay zekânın kendisi mi, komutu veren kullanıcı mı, yoksa yapay zekayı geliştiren şirket mi? Hukukçuların büyük bölümü şu an için yapay zekaya eser sahipliği tanınamayacağı konusunda hemfikir. Çünkü eser sahibi olabilmek için bir şart var. O da “insan yaratıcılığı” .Yine de bu konu dünya çapında farklı tartışmaların konusu olmaya devam ediyor.
Buraya kadar yeniden gözden geçirdiğimizde, ilk olarak var olan bir eserin bir yapay zekayı eğitmesinde izinsiz olarak kullanılması ve bu yapay zekadan üretilecek olan çıktının yani eserin üzerindeki hak sahipliği durumu var. Bu iki nokta aslında üretken yapay zeka ve telif hakları konusunun temelini oluşturuyor. Diğer tartışmalar da bu temel iki noktadan çıkıyor diyebiliriz.
Son olarak, içerik üreticilerinin ve eser sahiplerinin kendi haklarını bilmesi büyük önem taşıyor. Aynı zamanda yapay zekanın yarattığı problemlerin de bilinmesi önemli. Birçok sanatçı, yazar veya gazeteci yapay zeka sistemlerinin eserlerini nasıl kullandığından haberdar değil. Üniversitelerde, meslek birliklerinde ve sivil toplum kuruluşlarında bu konuda farkındalık eğitimlerinin düzenlenmesi oldukça faydalı olacaktır.